Orta Avrupa’da Mutlaka Görmeniz Gereken 5 Şehir


    Toplamda 9 ülkeden oluşan Orta Avrupa bölgesi, kendine has güzelliği, doğası ve iklimi ile her zaman turistleri kendine cezbetmiş bir coğrafya. Alp Dağları’nın yemyeşil etekleri, çok sayıda tabiat harikası gölleri ve şehirlerinde harika abidelerin buluştuğu bu bölge, her zevke uygun gezi imkânı sağlıyor. Bütün şehirleri tek tek gezip kesinlikle görülmeye yerleri listelemeye başladınız, ancak Orta Avrupa maceranıza nereden başlamanız gerektiğine karar veremiyorsunuz. O zaman size tavsiye ettiğimiz bu 5 şehirden herhangi biriyle Orta Avrupa turunuza başlayabilirsiniz.


Viyana

Avusturya’nın başkenti Viyana tarih severler için adeta eşi benzeri olmayan bir şehir. Viyana gezinize 13. yüzyılda inşa edilmiş ve hala zarafetini ilk günkü gibi koruyan Hofburg Sarayı’ndan başlayabilirsiniz. Habsburg hanedanının kışlık evi olan bu saray günümüzde Avusturya Cumhurbaşkanının resmi olarak çalıştığı ve ikamet ettiği yer olma özelliğini taşıyor. Viyana’da görülmeğe değer bir diğer yapıt ise yine Habsburg hanedanının yazlık olarak kullandığı Schönbrunn Sarayı ve muhteşem bahçeleri. Sarayın içinde düzenlenen ve neredeyse her dilde hizmet veren turlara katılırsanız, bir an kendinizi zamanda yolculuk yapıyormuş gibi hissedebilirsiniz. Mozart’ın 6 yaşında ilk konserini verdiği balo salonunda gezinirken dönemin kraliyet ailesi tarafından düzenlenen şatafatlı törenler gözünüzde canlanacak.


Budapeşte

Orta Avrupa’nın özellikle son yıllarda turist akınına uğrayan bir başka gözdesi de Budapeşte. Şehre ilk ayak bastığınız andan itibaren kendinize ait bir şeyler bulacağınıza emin olabilirsiniz. Bu şehirde her yaştan insan zamanını en güzel şekilde değerlendirebilir. İsterseniz çocuklarınızla 1072 türün bulunduğu geniş, yeşil hayvanat bahçesine gidebilir, isterseniz de karşısında bulunan parkta, ördeklerin yüzdüğü yapay gölün etrafındaki kafelerde yöresel içkilerin tadına bakabilirsiniz. Şehirde bulunan iki katlı otobüslerle yapılan Hop on – Hop off turları ile bütün şehri Türkçe yapılan açıklamalar eşliğinde yorulmadan dolanma imkanınız olacak. Budapeşte’yi tam ortadan ikiye ayıran Danube Nehri’nde düzenlenen tekne turlarına özellikle akşam saatlerinde katılmanızı öneriyoruz. Şehrin muazzam ışıklara bürünmüş halini seyredebilirsiniz. Danube Nehri’ne bakan görkemli Parlamento Binası ve Macaristan tarihinde önemli izler bırakmış kahramanların heykelleri ile süslenmiş Kahramanlar Meydanı’na da uğramayı unutmayın.


Prag

Orta Avrupa’nın “ Altın Kenti” olarak bilinen Prag adeta bir Ortaçağ masalı.  Eski Kent meydanında dolanırken, saat tam 12’yi vurduğunda Astronomik Saat’in büyüsüne kapılacaksınız.  Üzerinde bulunan göz alıcı figürler, küçük heykeller, saati bölgenin en ilginç yapılarından biri yapıyor. Prag’da mutlaka görmenizi önerdiğimiz bir diğer Ortaçağ harikası ise yaklaşık yarım kilometre uzunluğunda olan Karl Köprüsü. Köprünün üzerinde canlı müzik yapan grupların eşliğinde nehrin karşı tarafına geçerken, iki tarafınızda da bulunan heykeller ile önünüze serilmiş olan manzaraya doyamayacaksınız.


Lübliana

Avrupa’nın en yeşil şehri olan Lübliana’da gezmeniz için 2 gün yeterli olacak. Eski Kent’te çok da yüksek olmayan binaların arasında dolaşırken, her bütçeye uygun hediyelik eşya satan mağazalardan üzerinde meşhur Lübliana ejderhasının simgesi bulunan hediyeliklerden alabilirsiniz. Şehir Lübliana Nehri ile ikiye ayrılıyor ve bu şehrin iki tarafını birleştiren en güzel köprülerden biri olan Ejderha Köprüsü’ndeki ejderha heykeli ile fotoğraf çektirerek yeşil şehirdeki gezinizi ölümsüzleştirebilirsiniz. Sonbaharda, nehrin iki tarafında bulunan kafelerden birine oturduğunuzda, sakin akan suların ahenkli sedaları ve rengarenk ağaçların doyumsuz manzaraları eşliğinde, doğanın kış uykusuna nasıl da güzel hazırlandığını gözlemleyeceksiniz.  Ayrıca nehirde yapılan küçük tekne turlarına katılmayı da unutmayın; şayet şehri bir de Lübliana Nehri’nin akıntısına kapılarak izlemenin tadı bir başka.


Berlin

Orta Avrupa’nın müzik ve sanat merkezi olan Berlin aslında tarihin en önemli savaşının merkezi olmuş ve İkinci Dünya Savaşı’nda alınan hasarları kucaklayarak günümüzde insanlığın yol açtığı acıları sizlere en güzel şekilde anlatacak bir açık hava müzesi. İsterseniz şehri daha yakından tanımak için düzenlenen turlara katılabilir, isterseniz de elinize bir harita alıp, bohem havasını kendi kendinize keşfedebilirsiniz.  Berlin’de ilk görülmesi gereken yer olan Branderburg Kapısı’nın tarihi 18. yüzyıla kadar uzanıyor ve zarafetle gösterişin en güzel şekilde harmanlanmış manzarasını önünüze serecek bir yapı. Yapımı 1894 yılında tamamlanan Alman Parlamento Binası ise tüm ihtişamı ile size adeta bu şehrin bir savaş meydanı olarak gördüklerini anlatacak. Soğuk Savaş döneminde SSCB yönetiminde bulunan ve Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra birleşmiş Almanya’yı temsili olarak yapılan ve ilk meclis toplantısına ev sahipliği yapan bina her yıl binlerce turist tarafından ziyaret ediliyor.

KATEGORİLER